Zaman billur bir avize gibi donar

25 Aralık 2020 Cuma 11:54
Zaman billur bir avize gibi donar

Bursa İstanbul’dan sonra en uzun süre yaşadığım şehir.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Yeşil türbesini gezdik dün akşam / Duyduk bir musikî gibi zamandan / Çinilere sinmiş Kur'an sesini / Fetih günlerinin saf neşesini…” mısralarıyla bu şehirde zamanın billur bir avize gibi donup kaldığını anlatır. Öyledir gerçekten de: Bursa sizi sinesine kabul eder ve ruhunu keşfetme şansı elde ederseniz eğer, adeta zamanın durduğu başka bir âlemde yaşadığınızı zannedersiniz.

Haberindoğrusu Bursa merkezli yayın yapan ama gördüğüm kadarıyla söyleyebilirim ki haber içeriklerini ulusal mecralara uyduran bir haber sitesi. Yazmamı istediklerinde muhibbi olduğum bu şehre bir adım daha yaklaşacağımı düşünerek sevinçle kabul ettim. Üstelik baba dostu Nihat Nasır da burada, az şey mi… İşte bu ilk yazıyı da ‘Osmanlı’yı kuran şehrin’ beni sinesine kabul etmesine karşılık şükranımı ifade edecek bir şans olarak telakki ettim.

CİĞER SATAN KADI NAİBİ

İstanbul’dan yola çıkıp Bursa’ya varır varmaz yaptığım ilk iş, Hz. Üftade cami ve türbesini ziyaret etmektir. Bu türbe hisar içerisinde, fetih esnasında Ahi Hasan’ın burçlara çıkıp fetih duasını okuduğu ve sancağını diktiği Pınarbaşı tarafında kalıyor. Duamı eder hemen türbe karşısındaki küçük çay ocağına geçerim. Bir süre sonra “oo Hakan bey…” diyerek sevinçle caminin müezzini Tuncay hoca gelir. Bir sonraki vakte kadar muhabbet ederiz. Hz Üftade hakkında ilk dersimi Tuncay hocadan almıştım. Anlatmış anlatmış, sonra ilerleyen yaşına bakmadan koşarak bana bir kitap getirmişti.

Üftade hz., büyük mutasavvıf ve Bayramiyye’nin Celvetiyye kolunun kurucusu olan Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin mürşididir. Menkıbeye göre kadı naibi olan Mahmud’u çarşıda ciğer sattırarak imtihan etmişti, bilinir... Ama Aziz Mahmud Hüdayi etrafa saçılan o kulaktan dolma bilgilerin ısrarla vurguladığı gibi tasavvufa soğuk bir ehl-i zahir değildi. Bursa’ya gelmezden evvel Mısır’da bulunduğu sıralarda Halvetiyye tarikatının Demirtaşiyye kolundan Kerîmüddin el-Halvetî’den “usûl-i esmâ” terbiyesi görmüştü.

1495 – 1580 yılları arasında yaşamış olan Üftade’nin adı Mehmed Muhyiddin aslında. Üftade’yi şiirlerinde mahlas olarak kullanırdı. Üftade ‘düşmek’ anlamına geliyor. Mehmed Muhyiddin Ulucami ve –bugün yerinde korkunç gökdelenler olan- Doğan Bey Mescidi’nde akçe karşılığı ezan okuyunca rüyasında “Mertebenden üftade oldun (düştün)” denerek uyarılır. Sonra bırakır bu işi… Üftade hz. Hacı Bayram-ı Veli’nin Bursa’daki halifesi Hızır Dede’den manevi eğitim almıştı. Fakat sorun şu ki Hızır Dede vefat ettiğinde Üftade henüz 17 yaşındaydı, irşad faaliyetlerine ise 30’lu yaşlarında başladı. Zaten “merhum şeyhim zamanında bana açılmadı, ancak vefatından sonra açıldı” diyen Üftade hz., sülûkünü üveysî tarikle tamamladığını aktarıyor.

ŞOL GÜMÜŞLÜ KÜMBET

Türbe ve cami karşısındaki çay ocağında Tuncay hoca ile vedalaştıktan sonra yaklaşık 200-300 metre ilerideki Tophane parkına yürürüm. Osman ve Orhan Gazi hz. türbelerine… Yani bir zamanlar ‘şol gümüşlü kümbeti’ ağırlayan o tepeye. Uludağ’ın evvel adı Keşiş’ti. Eski Bursa bugün adı Hisar olan semtten ibaretti. Gidenler bilir, şehir tepelere doğru yayılır. Bu da tabii olarak Bizans zamanında dağ eteklerinde kiliseler olabileceği anlamını taşıyor. Evliya Çelebi dağdan Celeb-i Ruhban şeklinde bahsediyor ve eteklerdeki manastırları anlatıyor. Buna göre Osmanlı zamanında da bunların bir bölümünün sağlam kaldığını söyleyebiliriz. İşte bu manastırlardan biri Gümüşlü Kümbet denilen St. Elias Manastırı’ydı. Keşiş Dağı’nın eteklerinde değil, bugünkü Tophane Parkı’nın bulunduğu bölgede yer alırdı. Bursa kuşatması sırasında dağdan şehri seyreden Osman Bey ve adamları parlayan kümbeti görürdü. Aşıkpaşazade’ye göre oğluna ‘şol gümüşlü kümbet’ diyerek buraya defnedilmeyi vasiyet etti. Gümüşlü denirdi çünkü yapının kubbesi güneşten dolayı gümüşi şekilde parıldardı.

Ek yapılarında Osman ve Orhan Gazi türbeleri bulunan St. Elias Manastırı (1326 sonrası adıyla Fetih Camii) önce 1801 yangınında büyük hasar gördü, 1855’te gerçekleşen ve Küçük Kıyamet denen depremde ise tamamen yıkıldı. Ne yazık ki bu depremde Osman Gazi’den kalan emanetler de yok oldu… Şimdiki türbenin kitabesinde 1280 tarihini görüyoruz. Bu hicri’dir ve miladi olarak 1863’e denk gelir. Yani Sultan Abdülaziz devrinde yeniden inşa ediliyor türbeler. Zaten Osman Gazi sandukasındaki ve sütunlardaki barok süslemelerden Osmanlı’nın son dönemlerinde buraların elden geçtiği anlaşılıyor. Osman Gazi’nin sandukası ile ilgili Diyanet’in İslam Ansiklopedisi “Sandukanın barok bitkisel süslemeli kadife örtüsü ve sedef kakma şebekesi birer sanat eseri olup en son 2004 yılında Sedefkâr Zafer Karazeybek tarafından tamir edilmiştir” bilgisini veriyor. Bu arada, gümüş tellerle işlenmiş örtüde imzası olan Abdülfettah Efendi aslında Rum bir mühtediydi.

GAVS-I AZAM BURADADIR

Artık Kayı gazilerinin kıyafetleriyle askerlerin saygı yürüyüşü de yaptıkları parktan Emir Han’a inerim. Emir Han’da Gaye Kitabevi’ne uğrarım muhakkak. Bursa hakkında ilk kitaplarımı oradan almıştım. Kitabevinin nazik sahibi Mehmet abinin kitap önerilerini dinler ve bir de çayını içerim. Emir Han’ını Orhan Gazi, şehri hisar dışına taşırmak amacıyla inşa ettirmişti. Kaynaklarda kurtların geçtiği korkunç bir yer olarak tarif edilse de Bursa’nın tepelere doğru değil ovaya doğru rahatça büyümesi için oldukça vizyoner bir hamleydi. Ardından elbette Ulu Cami’ye geçmek icab eder.

Ulu Cami, Fatih Sultan Mehmed’in büyük dedesi ve bana göre öncülü Yıldırım Bayezid Han zamanında, büyük zafer Niğbolu sonrası şükür gerekçesiyle inşa edilmişti. 1396’da Niğbolu Savaşı’nda Yıldırım Bayezid on binlerce Haçlıyı Tuna’ya döker. Gök çökse mızraklarımızla tutarız diyen Haçlılar, korkup kaçtıkları zannettikleri Yıldırım karsısında sadece birkaç̧ saatte darmaduman olurlar. Osmanlı Sultanı şükür için Bursa Hisar dışına bir Ulu cami inşa ettirme kararı alır.  İnşaat biter. İlk namaz kılınacaktır. Ama öncesinde hutbe... Yıldırım Bayezid ilk hutbeyi büyük âlim ve mutasavvıf damadı Emir Sultan Buhari okusun ister. Ama o “gavs-ı azam şu anda bu şehirdedir. Onların mübarek varlığı varken bize teklif etmek münasib değildir” diyerek reddeder. Fakat kimdir bu gavs-ı azam?

Emir Sultan, adı “deli ekmekçiye çıkan, Hisar üstünde tepede bir yerde ekmeklerini pişiren ve “Somunlar müminler, somunlar müminler” diye bunları dağıtan ve tabii bu sırada orada olan ama kimsenin gerçek kimliğini bilmediği Şeyh Hamidüddin Aksarayî’den bahsediyordur. Yani Somuncu Baba’dan. Şeyh hutbeyi kabul eder. Fatiha’yı 7 farklı şekilde tefsir eder. Devrin ünlü âlimi Molla Fenari o günden sonra hep Somuncu Baba’nın sohbetlerine katılır. Ama kimliği açığa çıktığı için de bir gün gizlice Bursa’yı terk eder.

DEVAM EDECEK

Bu şehrin hikâyeleri biter mi… Belki ilerleyen haftalarda devam ederiz. Başlangıç olarak kısa bir Bursa turu yapalım istedim. Görüşmek dileğiyle.

Yazarın Diğer Yazıları