Mülteci Dünya

31 Aralık 2021 Perşembe 09:26
Mülteci Dünya

“Kırkınız bir sepette geldiniz!”

Çocukluğumda sıkça duyduğum ve anlam veremediğim bu tanımlama mülteci aşağılama ifadesiymiş öğrendiğimde çok üzülmüştüm.

Çarlık Rusya’sının 1864 de uyguladığı büyük Çerkes Sürgünü kastediliyormuş. Beş yüz yolcu kapasiteli gemilere üç bin kişinin doldurulduğu, yolculuk esnasında vefat edenlerin, ağır hastalananların doğrudan Karadeniz’in sularına atıldığı yolculuk. 

Hem baba hem de anne tarafından Çerkes bir ailenin çocuğuyum. Düzenli tarihi bilgilerle değil de nesilden nesile aktarılan sürgün hikâyeleriyle büyüdük. 

Çocukluğumuzda uzak diyarların masalları gibi geliyordu. Gerçek olamayacak kadar korkunç, acı hikâyeler. Doğruluğunu yıllar sonra test edeceğimi hiç düşünmediğim dinlerken çocuk yüreğimin sıkıştığı hikâyeler…

Rahmetli babamın dedesi Kabartay orta sınıf bir aileden geliyormuş.

Onların Rusya’dan kaçışı büyük sürgünden epey sonra gerçekleşmiş. Yerleştikleri köyde kendilerine bu sebepten ‘’URUS’’  denmiş. Sarışın mavi gözlü bu aile fertlerine Çerkes değil de Rus demeyi tercih etmişler. Ailenin erkeklerinin neredeyse tamamı Çanakkale harbine gitmiş ve geri dönen olmamış. Rahmetli dedem ve babaannem kendilerini kendi çocuklarıyla beraber onlarca öksüzü hayatta tutmaya adamış.

Rahmetli annemin dedeleri ise çok daha ağır şartlarda kaçabilmişler. İki kardeş ailelerinin içinde yaşadığı konağı kapılarını kilitleyerek yakmışlar. Yaşlı analarını ve genç kızlarını yanlarında götüremeyeceklerini bildikleri için Rus askerinin insafına bırakmak istememişler. Ama o acı ve utançla bir daha birbirlerini görmemek üzere ayrılmışlar. Birbirinden ayrı düşen o iki kardeşten birinin oğlu ile tıp fakültesi son sınıfta yok artık dedirtecek bir tesadüfle tanıştım.

O büyük sürgün sonucunda Çerkeslerin büyük çoğunluğu Osmanlı topraklarına yerleşmiş. Soçhi de son ferdine kadar soykırıma uğrayan bazı Çerkes boyları ise dilleri de dâhil tarihten silinmiş. (Ubıh)

Anavatanları Kafkasya’da tüm hayatlarını xabze (yazılı olmayan anayasa) ye göre düzenleyen hapishanesi bile olmayan bir topluluğun yerleştikleri Osmanlı topraklarına uyumu sanıldığından çok daha kolay olmuş. Müslüman oldukları için sürgün edilen bu insanlara Osmanlı kucak açıp ev ve toprak vermiş. Fakat tıpkı şimdi olduğu gibi o zaman da bir avuç kendine bilmez, kafatasçı onları kabullenmemiş.

O ırkçı kafalardan da kendileri gibi olan torunlarına ‘’kırkınız bir sepette geldi’’ gibi aşağılayıcı deyimler kalmış. 

On yıldan uzun zamandır devam eden Suriye iç savaşı sonucu ülke nüfusunun önemli bir kısmı zorunlu mülteci durumunda yaşıyor. Suriye iç savaşı başladığı anda Türkiye’deki pek çok Çerkes çoğunluğu Suriye’nin kuzeyinde ikamet eden Çerkes’lerle çok hızlı iletişime geçti oradan yasal yollarla çıkmak isteyen kadınlara ve çocuklara ulaşıldı. Ben de dâhil pek çok Çerkesin aynı anda harekete geçmesi tesadüf değildi.

Zannederim aradan üç nesil, dört nesil geçse de mültecilik tecrübesi, vatansız kalmanın acısı pek çoğumuzda hala çok diriydi.

Zeytin ağacının dibinde aç ve yalnız ölen üç yaşındaki çocuğun acısı yüreğine oturmayan insan olabilir mi? Sinir gazıyla öldürülen yüzlerce masum çocuk için ‘’onlar terörist’ diyen alçakla aynı gezegeni paylaşmak bile utandırıyor beni.

Akdeniz mülteci mezarlığı oldu.

Minik bedeni dalgalarla kıyıya vuran bebekler için bile vicdanı kıpırdamayan alçaklar gördü bu gözler. 

Açgözlü obezler yürüyüş yaptı ‘’biz açız, Suriyeliler gitsin ‘’ diye.

Alçak bir akademisyen 7/24 tasavvuf, Allah rızası ehlibeyt diyerek beyitler döktürürken sırf mezhep hırsıyla ölen bebeklere ‘’terörist’’ dedi onları katleden alçağa toz kondurmadı.

Daha alçakları da çıktı hem siyasetçi hem akademisyen olan birkaç isim yıllarca peşlerine takılan kitleyi mültecilere karşı kışkırttılar. Her adli ve adi olayı bir şekilde mültecilerin üstüne yıkmak, provokasyon yapmak birinci görevleri gibi hareket ettiler. 

İlginç olanı ise bahsettiğim bu kişilerin hepsinin geçmişinde mültecilik olmasıydı.

Geçmişte İran’dan, Suriye’den, Balkanlardan kimi de Kafkasya’dan gelmişti. Atalarının yaşadığı acılar hiç umurunda olmamış, mezhep ve ırk faşizmi ile gözü dönmüş varlıklar için insan demek insanlığın tümüne ağır hakaret sayılmalı.

Meriç kıyısında mülteci kurşunlayan, ege denizinde mülteci botu batıran gözü dönmüş Yunanlı ile bunlar arasında fark göremiyorum. Bu isimler kalemleriyle, kelamlarıyla mülteci kanına girdiler.  Uygur Türklerine işkence yapan Çinliden, Arakanlı Müslümanlara soykırım uygulayanlardan, kendi insanını katleden Esed’den tek farkları aynı işkenceleri yapacak uygun ortamı bulamamış olmaları...

Yaşama ve barınma hakkı ellerinden alınmış tüm mültecileri hatırlayarak bu faşist pislikleri Allaha şikâyet ediyorum.

CHP’ye kısa not

Taciz ve tecavüz sayısının pandemi veri tablosu gibi paylaşılır hale gelmesi de CHP’nin yüzünü kızartmadı. Yüz kızarması önemli bir refleks duyduğunuz utançtan dolayı kalp atışınız hızlanacak, adrenalin hormonu salgılanacak, kılcal damarlarınızda göllenen kanın geri dönüşü zorlanacak, cilt yüzeyindeki bu damar yapısında göllenen kan cilt ısısını artıracak ve yüzünüz kırmızı görünecek.

CHP yönetimi ve Canan Kaftancıoğlu için ayrı bir klinik çalışma yapılabilir literatüre katkısı da olur.

Hangisinde sorun var kanda mı, damarda mı, yüzde mi?

Son olarak işkence ile katledilen PG isimli kızın babası CHP’li bir Muğla milletvekilinin kendisini arayıp katilin ailesi hakkında şikâyetçi olmamasını istediğini açıkladı.

Ben aradım ama öyle bir talebim olmadı diyen vekile cevap davanın avukatından geldi.

Hem kendisi aradı, hem de davadan vazgeçsinler diye bir ilçe başkanını defalarca yanımıza gönderdi diye.

CHP yönetimin yüzü kızarır mı?

Çok bekleriz…

 

Yazarın Diğer Yazıları