Biz o (Kur'ân)nu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.  (Kadir Suresi, 1-5)

Ebu Hureyre radiyallahu anhunun rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesellem şöyle buyurmuştur: “Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah’tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır”

(Buhari).

KADERE İMAN

08 Mayıs 2021 Cumartesi 00:35
KADERE İMAN

Kader ölçü ve hesap anlamına gelir. Âlem­deki şeylerin ve olayların dayandığı şaşmaz ve değişmez ölçülerine ve kanunlarına kader diyoruz.

Takdir edilen şeylerin ve olayların vakti ve saati gelince kadere uygun biçimde gerçek­leşmelerine kaza denir. Kader bir plan, kaza ise bu planın noksansız olarak uygulan­masıdır.

Aslında kaza ve kadere iman Allah'a ima­nın sonucudur. Allah Teâlâ'nın her şeyi bildi­ğine, her şey O'nun iradesi, kudreti ve yaratmasıyla vücuda geldiğine inanan bir kimse ka­za ve kadere esasen inanmış sayılır.

İslâm'da kadere inanılır. Fakat işlenen gü­nahları ve suçları mazur göstermek ve sorumluluktan kurtulmak için kader delil olarak ileri sürülemez. Müslüman, verilen emirlere uy­mak, konulan yasaklardan uzak durmak zo­rundadır. Gücü ve iradesi dahilinde bulunan bu emir ve yasaklara uymayanların kendileri­ni mazur ve haklı göstermek için "Ne yapa­lım Allah böyle takdir etmiş, kader böyle imiş" demeleri ve suçu kadere, daha doğru­su hâşâ Allah'a yüklemeleri büyük günahtır.

Deprem, yangın, sel ve benzeri felaketlere uğrayan afetzedelerin, insan gücünü ve ira­desini aşan bu türlü musibetler karşısında "Al­lah'ın takdiri böyle imiş, kaderimiz bu imiş" de­meleri caiz, hatta böyle düşünüp, buna ina­nıp ve böyle deyip teselli bulmaları güzel bir şeydir. Ölüm olayı karşısında da aynı şey söy­lenir. Bütün gücüyle çalıştığı ve lüzumlu her tedbiri aldığı halde maksadına ulaşamayanlar da "Kader böyle imiş" deyip müteselli ola­bilir. Ama haram ve günah olan bir şeyi ya­pan veya farz olan bir ibadeti yapmayan ve­yahut kendisine verilen görevleri ihmal eden mazeret olarak kaderi öne süremez, sürerse günaha girer. Çünkü hiçbir kimse tecelli etmeden ve gerçekleşmeden evvel kaderinin ne ol­duğunu bilemez. Bu bakımdan kader bir sır­dır. Buna "sırr-ı kader" denir. Gerçekleşme­den önce ne olduğu bilinmeyen kader maze­ret olarak kullanılamaz.

Kadere iman etmeyi ve kazaya rıza göster­meyi emr eden İslâm aynı zamanda Çalışma­yı, kazanmayı, ibadet etmeyi ve verilen görev­leri yerine getirmeyi de emreder, haram ve günahların işlenmesini yasaklar. Eğer delil ve mazeret olarak kaderi ileri sürmek caiz olsaydı emir ve yasakların hiçbir anlamı kalmazdı. İslâm kendi kendisiyle çelişirdi.

Veba olan yere gidilmesin diye emir veren Hz. Ömer'e Ebû Ubeyde: "Yâ Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sorun­ca, Hz. Ömer: "Evet, öyle ama Allah'ın bir kaderinden kaçarken biz öbür kaderine doğru gitmekteyiz" diye cevap vermişti. Abdülkadir Geylânî'nin de dediği gibi Müslü­man, hak uğrunda hak için kaderle çekişen ve mücadele eden kişidir. Bunun için tedbir alınır ve türlü türlü çarelere başvurulur.

 

Cüz'î İrade

 

Hayır da şer de Allah'tandır. Her şey onun iradesi, kudreti ve yaratmasıyla meydana ge­lir. Fakat Cenab-ı Hakk insanlara, öbür varlık­lara vermediği büyük ve-değerli şey vermiş­tir: Akıl ve irade. İnsan aklı ile iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ve faydalıyı zararlıdan ayırd eder ve iradesiyle de bunlar arasında hür ve serbest bir biçimde tercih yapar. Bundan do­layı yaptıklarından sorumlu olur. İlâhî irade ge­nel ve evrenseldir. İnsana verilmiş olan cüz'î. iradenin işlediği alan sınırlıdır. Fakat bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını tercihte et­kilidir.

İnsanın eylem ve davranışları da dahil ol­mak üzere her şeyi yaratan Allah'tır. Ondan başka yaratıcı yoktur. Fakat insan kendisin­den meydana gelen hal ve hareketleri irade eder, bunun üzerine Alah da onları yaratır. Di­lemek insandan, yaratmak Allah'tandır, tedbir insandan, takdir Allah'tandır. Onun için önce kul üzerine düşeni-yapmak mecburiyetindedir.

Kaderle ilgili olmak üzere şu hususlar üze­rinde durulmaya değer:

  1. a) Dua: Yaratma yönünden hayır ve şer Al­lah'tan olduğu gibi hidayet ve dalalet, yani doğru yolda olma veya yoldan sapma da Al­lah'tandır. Yüce Allah dilediğini doğru yola ile­tir, dilediğini iletmez. Dilediğine yardım eder ve başarılı kılar (tevfik), dilediğine etmez (hizlan). Yardım ve başarı Allah'ın bir lütfü ve ih­sanı olduğundan insan dua ve niyazla ondan yardım ve başarı ister, doğru yolda sabit ve daim kılmasını diler. "Mevlâm beni doğru yoldan saptırma ve başarısızlığa duçar etme" di­ye dua eder. Fatiha Sûresi'nde bu duayı yap­maktayız.
  2. b) Rızık: Allah herkesin rızkını ve kısmetini takdir etmiştir. Kimse kimsenin rızkını yemez. Rızık veren Allah'tır. Hak Teâlâ insanların çalı­şarak, gerekli tedbirleri alarak, çarelere başvurarak, yoluna ve usulüne göre hareket ede­rek rızık peşinde koşmalarını ve kendisinden rızık istemelerini emr etmiştir. Üzerine düşe­ni yapan insanın rızkını âlemlerin Rabbinden bilmesi ve kısmetine razı olması lazımdır. Rız­kın Allah'tan olduğuna itikad eden bir kimse ne haram yer ne de hak.
  3. c) Ecel: Bir kimsenin ne kadar yaşayacağı ve ne zaman öleceği mukadderdir. Vadesi ye­ten ölür, yetmeyen yaşar. Takdir edilen ecel ve vade değişmez. Fakat insanın kendi eliyle kendini tehlikeye atması ve cana kıyması ha­ramdır. Hastalıkların da tedavi edilmeleri icab eder.
  4. d) Kazaya rıza göstermek icab eder. Kaderin tecellileri karşısında, musibet ve felaket zamanlarında bağırıp çağırmamak, ağlayıp sızlanmamak, çözülüp yıkılmamak lazım gelir. Bu gibi durumlarda kadere teslim ve kazaya razı olmak insanın mücadele gücünü ve mukavemet yeteneğini artırır. İnsanın kaderin­den yakınması ve talihsizliğinden şikâyetçi ol­ması yanlıştır.
  5. e) Tevekkül: Allah'a güvenmek demektir. Bir insan herhangi bir meşru ve mubah iş yap­madan önce, yaparken ve yaptıktan sonra Al­lah'a itimad etmelidir. Tevekkül çalışma ve ça­balama sebebi ve sakidir. İnsanı vesvese ve vehimden, gereksiz kaygı ve tasalardan kur­tarır. Onu sükûna ve huzura kavuşturur. "Rız­kımı Allah verir" diye işi gücü bırakmak çar­pıtılmış bir tevekkül anlayışıdır. Zira insan hem tevekkül göstermek hem de rızkını sağlamak için çaba harcamakla memurdur. Tevekkül ça­lışan insanın hakkıdır. Çalışan insan her hu­susta ve her halükârda Allah'a güvenmek, onun keremine ve yardımına bel bağlamak zo­rundadır. Tevekkül Hz. Peygamber'in hali, ça­lışıp kazanmak da sünnetidir. Onun hali üze­re olan sünnetini terk etmez.

Yazarın Diğer Yazıları