HERETİK YUNUS

27 Şubat 2021 Cumartesi 17:46
HERETİK YUNUS

İcad nedeni muallak Yunus Emre tartışmalarına yeterince dahil oldum. Twitter’da bazen monolog bazen ise diyalog şeklinde isabetsiz gördüğüm yorumlara itirazlarımı ve karşı delillerimi herkese açık bir şekilde sundum. Dağınık ve birbirinden kopuk halde duran bu itiraz ve delilleri bir (yani bu) yazıda bir araya getirmeye karar verdim. Maksat, kayda geçsin.

Yunus Emre konusunda otorite olduğumu iddia etmeyeceğim. Fakat eskilerin tabiriyle giden ok’un aşure olduğunu anlayacak kadar da gözlerim seçiyor.

Tartışmalar “Yunus Emre önemsiz” cümlesiyle başladı. Sonra anlaşıldı ki “yani şair olarak önemsiz” denmek isteniyor. E kıstas birkaç yüzyıl sonra yazan Baki, Fuzuli, Nef’i vs olduğunda, bundan doğal bir sonuç da olamaz… Ama bu biraz da “İlk tekerlek önemsiz, Pirelli daha iyi” demeye benziyor. Yani dolu dolu anakronizm. Fakat gene de kısmen anlaşılabilir.

Yunus’u rasyonel zemine çekerek tartışacaksanız illa, Anadolu/Türk şiirinin (ya da canınız istiyorsa Türkçe şiir deyin) 14.yy sonrasındaki tekamülünden ayrı ele almanız gerekiyor. O zaman bir eleştirmen olarak tespitleriniz menfi dahi olsa elbette değerlenir. Daha da anlaşılır ve kabul edilebilir olur. Ama o zaman da Yunus’un gösterdiği yere değil, parmağına bakmış olursunuz. Neden mi?...

Hepsini unutalım. “Yunus Emre neden önemli?” sorusuna odaklanalım. Cevap, şair olduğu için değil. Dolayısıyla, Yunus, Ahmedi’den veya Şeyhi’den daha iptidai bir şiir yazmış olsa bile bu öneminden hiç mi hiç alıp götürmüyor. Yunus evvel bir mutasavvıf olarak önemlidir. Bilmeyen yok… İtirazlar da zaten bu yönde yükseldi, yükseliyor…

Eyvallah, anlaşma kısa zamanda sağlanır dedik ki sonra ne olsa beğenirsiniz: Yunus önemsiz şairken kendini bir anda hurufi, batıni, heretik, heterodoks, gelenek ile yan yana getirilemeyecek ve veli denemeyecek bir panteist olarak buldu. Aşure ki ne aşure. Yani öyle olmazsa böyle, Yunus’un sahte müfettişliğini ispatlamamız gerekiyor!

Hurufilik üzerinde durmaya bile gerek yok. Hurufilik Yunus’dan tam 200 sene sonra kanlandı canlandı. Batıni Yunus hikayesine bakalım biz: 16.yy’da aleyhinde fetvalar verilmiştir Yunus’un, doğrudur. Dinleyen zındık olur da denmiştir, evet. Fakat 14.yy nere 16.yy nere… Sizce de bir tuhaflık yok mu? Bu aradaki 200 sene ne olmuş? Osmanlı İmparatorluğu Batıniliği mi unutmuş, yoksa Yunus’u mu? Sözün özünü söyleyelim: Bayrami Melamiler aleyhinde yapılan kovuşturmalar döneminde tekkelerde sıkça okunan Yunus Emre de rüzgardan nasibini almış ve Sarı Saltuk keşiş ilan edilirken kendisi zındık olarak tekfir edilmiş. Ama bu uzun sürmemiştir. Melamilerin gün geldi Saray’da vazifeli şeyhleri oldu. Yunus ile de barışıldı, Saltuk’la da. Mesela Evliya Çelebi zındık ilanında bulunan fakihleri “kendileri zındıktır” diye eleştirdi.

“Batıni Yunus” hikayesinin sonuna yapılan ekleme ise şuydu: İşte efendim, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde itikadi tarafı (yani zındıklığı) gölgelenerek veya yok sayılarak Yunus tekrar ‘piyasaya’ sunuldu. Peki… Şimdi burada kabak gibi duran iki sorun var… Aşureyi ayıklayalım: Köprülü’ye bakalım, Yunus’u yoktan piyasaya sunanların başında gelen (sağcı) Köprülü, az önce söylediğim gibi, hesapta bunu bu Türkmen kocasının aleyhindeki fetvaları gölgeleyerek yapıvermiş. Oysa Köprülü Yunus’u itikadi olarak bir yerlere saklamak bir yana, tıpkı 16.yy’da olduğu gibi ‘pantheisme idealist’ ifadesiyle yeniden batıni çerçeveye oturmaya çalıştı. Hadi bu gözümüzden kaçtı diyelim, tartışmaya açtığımız Yunus’un divan(lar)ı ortada: “Ebu Bekr-ü Ömer ol dîn ulusu / Aliyy-i Murtaza Osman benümdür". Bu nasıl batıni?

Hülasa, Yunus ‘yoktan var edilirken’ itikadi tarafının halı altına süpürülerek gelenekleştirilmesi şöyle dursun, kültür politik gereği aydınların gündemine ışık hızıyla girerken; kendini yeniden yeni eflatuncu, batıni, hatta Şii/İsmaili olarak buldu. Zira yeni kadrolar Türk’ü köy köy gezerek arıyorlardı ve II.Bayezid ile İstanbul’a yerleşmiş ve güçlenmiş hadariyyenin karşısına bu Türk’ü konumlandırıyorlardı. Yani Osmanlı ulemasının karşısına saf ve ‘heterodoks’ Türkmenler. Köprülü ile akademide güçlenen bu ekol Osmanlı kuruluş ve o süreçte etkin olan vefai dervişlerinin katıldığı Babai isyanı ile Baba İlyas Horosani’ye kadar uzandı. Gün geldi, torunu Vefai/Zeyni şeyhi olan Aşıkpaşazade’nin dedesi olan Baba İlyas Horosani’ye dahi Şii/batıni dendi.

“Yunus Osmanlı’da itikadi bağlamda hep sorun muydu?” sorusuna tekrar dönelim. Sahn-ı Seman’da dahi müderrislik etmiş Taşköprizade’nin ifadelerine bakalım: “Devrin tanınmış şeyhlerinden biri de Hak arifi Yunus Emre’dir… Zahiri kerametlere sahiptir. Vecd ve hal sahibi bir zattır. Türkçe söylenmiş birçok manzumesi vardır. Bu manzumelere bakıldığında tevhid bakımından çok yüksek bir mertebeye sahip olduğu ve esrar-ı ilahiye muttali olduğu görülmektedir.” Ruhu’l Beyan’ı meşhur İsmail Hakkı Bursevi’ye bakalım: “Yunus Emre hiç kimsenin söyleyemediği tevhid ve irfana dair sözler söylemiştir.” Lamii Çelebi: “Baştan başa tevhid sırları, ferdaniyet tavırları, rumuz u işarettir.” Tevhid… Tevhid…

Niyazi Mısri, Aziz Mahmud Hüdayi, İbrahim Has Halveti, Osman Kemali derken Yunus’un ‘yeniden sunulduğu ve batıni zemine oturtulmak istendiği dönemlerin aksine’ tevhid ile yan yana getirilerek tanımlanmasına dair Osmanlı dönemine ait örnekler çoğaltılabilir. Fakat aşure ayıklandı sayılır, gerek yok. Daha fazlasını okumak isteyen Mustafa Özçelik’in Yunus Emre Menkıbeleri’ne baksın. Ki bu emsaller, üzerine düşülen şerhler, Yunus’un önemini de ortaya koyar. Artık ancak ‘bilgi arkeolojisinin’ konusu olabilecek “heretik Yunus” ifadesi, kadı İbnu's-Serrâc'ın vecd ve hal sahiplerini “müvelleh” olarak tanımlamasının ve itikadi olarak sorunsuz görmesinin ortaya çıkması ile tamamen ortadan -zaten- kalkmıştı. Ki öncesinde İbn Arabi ile Sühreverdi müvelleh demeksizin ‘melamiliği’ mertebe olarak sufiliğin de üzerinde görür.

***

Anadolu’da Selçuklu hanedanının yalnızca adının kaldığı, mührün İlhanlı Moğollarının elinde olduğu 13.yy’ın ikinci yarısına denk düşen bir tarihte, Ankara’nın bugün adına Emremsultan dediğimiz bir köyünde, muhtevasının akademi tarafından büyük titizlikle tartışılması gereken; tam 24 gün sürmüş bir buluşma gerçekleşti. Burası bir zaviyeydi ve postnişini Tapduk Emre denen bir ulu mutasavvıftı. Saltukname’ye göre Seyyid Sarı Saltuk önce Akşehir’e, orada Nasreddin Hoca’yı bulamayıp eşinden nasihatlar aldıktan hemen sonra da “Sultan Tapduk hazretlerini görmeyi arzuladığından” bahsettiğimiz köye yöneldi. 24 gün boyunca ne konuşuldu, hangi kararlar alındı, detayları nelerdir, bilmiyoruz. Kesin bildiklerimiz var ki Karacaahmet ile Yunus Emre de oradaydı.

Tapduk Emre üzerine ilk ve tek ciddi çalışmayı yapmış Mustafa Tatcı’ya göre öylesine gerçekleşmiş, mesele etmeye değmez bir görüşme değildi bu. Tatcı, “devlet ricalinin verdiği vazife gereği” ifadesini, sözünü sakınmadan, kesin bir dille kullanıyor. “Devlet ricalinin Seyyid Sarı Saltuk ile ne işi olur ki vazife versin de Tapduk Emre’yi ziyaret etsin?” diye sorabilirsiniz. Meselenin zaten tuhaflaştığı nokta tam da buradadır: Sarı Saltuk aslında devlet ricalinin ve kimi isyanların merkezinde yer alan bir mutasavvıftır. 1263-64 yıllarında, ağırlıkla Çepni boyundan 12 bin Türkmen, bugün Romanya sınırlarında olan Dobruca’ya Bizans İmparatoru’nun yardımıyla göç etmişlerdi. Bu yardımı talep eden İlhanlı’ya isyan eden Selçuklu Sultanı II. İzzeddin’di. Yazıcızade Sarı Saltuk’un Dobruca’ya göçünü “Sultan’ın Türkmenleri” şeklinde ele alır ve aktarır. Biz buradan, Sarı Saltuk’un isyanla ilgisi olduğunu ve II.İzzeddin’in yanında olduğunu net bir şekilde anlıyoruz.

Yunus Emre’nin önemi biraz da (hatta fazlasıyla) yaşadığı dönemle ilgilidir. Alp ile eren’in birleştiği, alp-eren olduğu, Aşık Paşa’nın “bunlar gazilerdir” diyerek zahiren ve batınen sahip olmaları gereken 20 olmazsa olmazı saydığı, bunları sayarken Yunus’dan emsaller verdiği dönem. Sözün özü odur ki Yunus Emre dışa dönük yeni zühd hareketinin Anadolu’daki başlangıç noktasıdır. O erenleri işitin diyerek miskinliğe (nefs mertebelerini geçmeye) çağırır. Miskinliği tekkede duvar dibinde uyuklamak sanmayın. Aşıkpaşazade Tevarihi Ali Osman’da Osman Gazi için de miskin der. Dünya davasından yakasını kurtarmış demektir miskin. “Miskinlikte bulur kimde erlik var ise”. Yunus Emre’nin mutasavvıf olarak önemi bilhassa Garibname’de kristalize olur.

Efdal Emre’nin muazzam Divan şerhinin önsözündeki son paragraf ile bitirelim: Yunusumuz kınından sıyrılıp aleme aşikar oldu. Görmek isteyen Yunusun meydanına gelsin…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-----------------------

 

 

 

Haberin Doğrusu En Güncel Haber

 

Haberin Doğrusu, Bursa haber, Bursa son dakika, Doğru haber, Son dakika, Bursa iş dünyası, Bursaspor, Bursa hava durumu, Bursa nöbetçi eczaneler, Bursa ekonomi haberi, Bursa kapalıçarşı, Bursa trafik durumu

Yazarın Diğer Yazıları