HAYAT, HİKÂYESİZ HİÇBİR ŞEYE BENZEMEZ

02 Temmuz 2021 Cuma 22:10

HAYAT, HİKÂYESİZ HİÇBİR ŞEYE BENZEMEZ

Bundan böyle haberindogrusu.com web portalı üzerinden sinema dünyasındaki gelişmelere yer ayırıp film eleştirilerini beğeninize sunuyor olacağım. Bu platform üzerinden sizlere ulaşmamı sağlayan Troyka Medya’ya teşekkür ediyorum. Girizgahın ardından yazı konuma geçiyorum.
François Ozon; kendi tarzına özgü, labirenti andıran ve merak unsurlarıyla zihnimizde psikolojik gerilim hissi yaratan Dans La Maison filmi ile hikâye anlatma sanatını derinlemesine işlerken, arka planında orta sınıf yaşamını da eleştiriyor. Fransız Yönetmen François Ozon’un Dans La Maison filmi, Germain’in gözünden öğrencisi Claude’un yazdığı hikâyeye bakış açısını konu alıyor. Filmin başında Edebiyat Öğretmeni Germain’in, öğrencilerin ‘sembolik’ olarak üniforma giymelerini eleştirdiğini görüyoruz. Germain, tek tipleşen, standartlaşan ve hayal gücünden yoksun olduklarını öne sürdüğü dejenere gençlere, geleceğini emanet etmekten endişeli. Germain’in hafta sonu için öğrencilerine verdiği ödevde öğrencilerden biri yazdığı hikâyeyle öğretmeninin dikkatini çekmeyi başarır. Claude’un öğretmenine günden güne verdiği hikâyeler, “devam edecek…” cümlesi sayesinde hem Germain ve eşinin hem de biz izleyicilerin merak duygusunu canlı tuttu.

“NORMAL BİR AİLENİN EVİ NASILDI?”
Claude, hikâyesini yazmak için sınıf arkadaşlarından Rapha’nın evine gider ve ailesini yaşam tarzını kaleme alır. Rapha’yı ‘sıradan’ olduğu için seçtiğini belirten Claude, ilerleyen zamanlarda arkadaşının annesini ‘dünyanın en sıkıcı kadını’, babasını da ‘işkolik’ olarak nitelendirir. Claude’un hikâyesi, ‘orta sınıf kadın kokusu’nu aldığı Esther’in, sürekli maç izleyip pizza sipariş eden babanın ve babasıyla aynı anda aynı şeyleri söyleyen Rapha’nın, ‘normal’ olarak adlandırdığı evdeki yaşamını konu alır. Jeanne’nin, kültür endüstrisine yatkın, orta sınıf bir aileden olan Esther’i sergisine davet etmesi ve sergiye katılmasına şaşırması, sınıf farkını da gözler önüne seriyor.
Filmi izlerken aynı zamanda Claude’un hikâyesini de okudum. Germain gibi ben de sürekli kendime “Peki şimdi ne olacak?” sorusunu sordum, bu şekilde film oldukça akıcı ilerledi. Germain, verdiği yazarlık derslerinde iyi bir sonun sırrının okurun, “Bunu beklemiyordum!” demesi gerektiğini söyledi. Bu, bana Semir Aslanyürek’in Senaryo Kuramı’nda ifade ettiği, “Yazılan hareket veya diyalogun cereyan etme olasılıklarının hepsi düşünülmeli ve bu olasılıklardan en olağandışı, daha doğrusu en beklenmedik olanı seçilmelidir” cümlesini hatırlattı. Film kendini izletti, filmden başka bir hikâye anlattı ve bizlerle hikâye anlatmanın sırlarını paylaştı. François Ozon’un seyircinin aklıyla oynadığı, kurguları birbirine karıştırdığı filminde, hangisinin hikâye hangisinin gerçek hayat olduğunu anlamadığım sahneler oldu. Bu da tamamen yönetmenin kendine has eklemsizleşen tarzından kaynaklı.
Filmin sonunda Germain ve Claude yan yana bankta bir binaya bakarken, Claude’un aslında Germain’in zihninde olduğuna karar verdim. Germain’in, Claude’un yarattığı hikâyeyi sürekli yönlendirmesi ve hikâyeyi yazarken zihnine girmesi, bu düşüncemi destekledi ve filmi askıda bıraktı. Film sürekli Claude’un Germaine’e ne kadar benzediğini hatırlattı ve Germain’in gençliğinde yazdığı ‘Oldukça Sıradan Bir Aşk Hikâyesi’ kitabının da Esther’le olan aşk hikâyesi olabileceğini düşündürttü.
"Germain, işini ve karısını kaybetti ama ben onun yanındayım. Ona başka bir hikâye anlatmak için hazırdım. Devam edecek…”

Yazarın Diğer Yazıları