Kobani Provokasyonu ya da Bir İç Savaş Provası

01 Ekim 2020 Perşembe 09:26
Kobani Provokasyonu ya da Bir İç Savaş Provası

Geçtiğimiz hafta hiç beklenmedik bir şey oldu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Kobani bahanesiyle 2014'te düzenlenen eylemlere ilişkin soruşturma kapsamında 7 ilde 82 kişi için gözaltı kararı verdi.

Bunun üzerine terörle mücadele ekiplerince düzenlenen eş zamanlı operasyonda 18 şüpheli gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında eski milletvekili ve HDP'li Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen, HDP'li RTÜK üyesi Ali Ürküt, eski HDP milletvekilleri Ayla Akat Ata, Sırrı Süreyya Önder, Altan Tan, Nazmi Gür, Emine Beyza Üstün, Emine Ayna, MYK üyesi Alp Altınörs ile mevcut ve eski HDP yöneticileri vardı.

Ne olmuştu da 6 yıl öncesine yönelik bir operasyon başlatılmıştı?

Bu sorunun bendeki cevabı şu:

“Yarım kalan hesabı kapatmak için…”

Peki, çok mu önemliydi bu hesap?

Evet, çok önemliydi. Zira o günün hassas şartlarında bir iç savaş denemesi yapılmış memleket uçurumun kıyısından dönmüştü.

Bu ifademi abartılı bulanlar için çok ama çok öncelere ve ardından 6 yıl öncesine uzanan panoramik bir seyahat yapacağız.

Şimdi filmi en başa sarıyor ve başlıyoruz…

90'lı yıllar...

Kemalist rejim, öteden beri yok saydığı Kürt halkına yönelik bambaşka bir yöntem kullanıyor...

Eskiden, bazı kalkışmalar vesilesiyle toplu katliamlara maruz bırakmıştı ama bu kez farklı bir yok ediş peşindeydi.

Saçma sapan gerekçelerle köyler boşaltılıyor, kırsalda yaşayan halkın kış boyunca iaşesini temin maksadıyla evine barkında götürdüğü gıda maddelerine sınırlama getiriyor, köyler gece yarısı basılıp insanlar tek sıraya diziliyor, birbiriyle Zazaca yahut Kürtçe konuşan insanlar nezarethaneye alınıp analarından emdikleri süt burunlarından gelinceye kadar dövülüyor, kesmiyor, işkenceden geçiriliyor, hapse konuluyor ve dolayısıyla da hapisten çıktıktan sonra o insanın dağa giden bütün yolları ardına kadar açılıyor... 

Dağdakilerle savaş veriliyor, öldürdükleri insanların cesetleri araçlara bağlanıp,  gece yarısı şehirde sürüyerek gezdiriliyor ve daha bir sürü şenaat...

Vicdanları kanatan bütün bu hadiseler, 90'lı yılların ilk yarısında bölgede yaşarken tanık olduğum, sonrasında da çeşitli vesilelerle muttali olduğum hakikatlerdi ne yazık ki.

Bir cinnet halinin, topluma acımasızca yansıtılmasıydı bir bakıma.

Sonra o cinnet halinin yerini önce sükûn, ardından çözüm arayışları aldı.

Açıkçası, Tayyip Erdoğan’ın üslubuna müdahale edip kerim bir vasfa ulaşmasını sağladığı devlet, konuştuğu dili değiştirmek istiyordu ve bunun için adımlar atıyordu.

Önce dil yasağı kalktı, ardından sırayla ve teker teker diğerleri...

Halkını imha etmek isteyen yapının yerini, onunla barışmak, eskiyi unutturmak ve olup biteni tamir maksadındaki bir anlayış aldı.

'İnkâr' ve 'asimilasyon'un insanlık suçu olduğuna vurgu yapan ve herkesi eşit vatandaşlar olarak muhatap alacağını açıkça deklere ettikten sonra geçmişteki yanlışlıkların düzeltileceği taahhüdünde bulunan bu yeni dili, herkes çok sevmişti doğrusu.

Yaşanan felaket düzeyindeki acı, ister istemez bir kuşkuyu da beraberinde getiriyordu ama süreç ilerledikçe kuşkuya mahal olmadığı görülmeye başlandı.

Fazla uzatmadan sadede geliyorum...

Her şey gayet iyi giderken bütün hesapları altüst eden bir gelişmeler dizisi yaşanıverdi aniden.

Anidendi evet, beklenmedik ve absürt...

Örgüt, halkın, zulümden kurtulup haklarını elde etmesiyle ilgili değildi açıkçası.

Onlar, bu hakların iadesinde rol aldıkları için olsa gerek, mütehakkime pozisyonunda olmak istiyorlardı.

Nasılsa Kürtler zulme ve gadre uğramaya alışmışlardı...

Eskiden Kemalist rejimin zulmüme maruz kalan mazlum halk bu kez 'Neo Kemalist örgüt' paradigmasının zulmüne maruz kalsa ne olurdu ki?

Yaklaşım aynen buydu!

Süreci domine ettiğini düşünen bu kibirli anlayış, görünen oydu ki, halkı değil örgütü öne çıkarma peşindeydi ve bütün mesaisini bu hususa harcıyordu.

Sürecin hatırına bölgedeki bir takım saçmalıkları görmezden gelen devlet, bu şımarıklıklara katlanmaya devam ediyordu...

Ta ki, 6-8 Ekim 2014 tarihine kadar...

Daha düne kadar, Kürtlere nüfus cüzdanı vermeyecek denli bu halkı istiskal edip olmadık zulümleri reva gören Esed'in alçaklığına gıkını çıkarmadığı gibi iç savaş nedeniyle fırsattan istifade onula iş tutan ve hatta DEAŞ'ın katliamlarına bile Kobani'ye kadar kayıtsız kalan örgüt, bıçağın kemiğe dayandığı noktada asıl maksadını faş ediverdi.

Türdeşi olan CHP ile el ele verip kendilerini sahneye süren güce dayanarak memleketi yangın yerine çevirdiler bir anda.

Geçmişte Kürt halkına zulmeden eski rejimin yaptığı hangi mezalim türü varsa, bir bir kendileri uyguluyorlardı bu kez.

 Jitem'in ev baskınlarına öykünmüş olsalar gerek ki, ev bastılar!

Faili meçhul cinayetleri çok sevmiş olacaklar ki, yüzlerine kapayarak masum insanları acımasızca katlettiler.

Araçlara bağlanan ceset görüntülerinden çok etkilenmiş olacaklar ki, öldürdükleri masum insanların cesetlerini sürüyerek sokağa taşıdılar ve kafalarını taşla ezdikleri yetmiyormuş gibi araçlarla üzerlerinden geçerek zulümde eski rejimden geri kalmayacaklarını ispatladılar!

Köylünün kışlık iaşesini 'örgüte yardım etmesinler' gerekçesiyle köy meydanına döküp talan eden zalimlerden örnek almış olacaklar ki, kendi halkının dükkânlarını yakıp yağmaladılar!

Ve daha bir sürü şenaat...

 Kobani kelimenin tam manasıyla bir bahaneydi.

Onlar Müslüman halkı, daha doğrusu Müslüman Kürdü sevmiyor, herkesin kayıtsız şartsız kendilerine tabi olmalarını istiyorlardı.

Kobani, bir güç gösterisi için fırsat tanımıştı kendilerine.

Öyle olmasaydı eğer, bir tek sivilin bile kalmadığı mezkûr yer için, üstelik birkaç gün önce sınır ötesi operasyona izin veren 'Meclis Tezkeresine' hayır demelerinin ertesinde, böylesine paradoksal bir yaklaşım sergiler miydiler?

 Kobani gerekçesiyle girişilen kalkışma, hiç şüphesiz ki, 'Gezi' ve '17-25 Aralık' darbe teşebbüsünün üçüncü ayağıydı.

'Gezi'yi ve '17-25 Aralık'ı kim tertiplediyse Kobani gösterilerinin arkasında da o vardı elbette.

 CHP ve Paralel İhanet Çetesiyle el ele verip bu kalkışmayı ete kemiğe büründürmeye çalışanlar, başta Kürt halkı olmak üzere bu millete topyekun ihanet etmişlerdir!..

Gerisi hikâye...

 Evet, işte yarım kalan hesap buydu.

Otorite, bu ihaneti unutmamış, faillerinden hesap sormanın zamanının geldiğini göstermiştir sadece.

Bugün, yukarıya özetle dercettiğimiz hadiseleri ve iç savaş teşebbüsünü unutup HDP ile dayanışmaya girenler de elbette ki, bir gün bunun hesabını halka ve bu millete vereceklerdir.

Şimdi anlatılan “demokrasi ve özgürlükler” masalı aslında bir ihanetin ete kemiğe bürünmüş halinden başka bir şey değildir.

Gözaltına almaları bir de bu açıdan okuyun…

 

 Nihat NASIR

nihatnasir@gmail.com

Yazarın Diğer Yazıları