Bir Yiğit Öldü Diyeler…

16 Kasım 2020 Pazartesi 10:49
Bir Yiğit Öldü Diyeler…

Ahmet Kekeç Hakka yürüdü.

Yaklaşık 25 yıllık bir dostluğumuz vardı.

Daha ilk tanışmamızda dost olmuştuk.

Öylesine mütevazı, öylesine samimi, öylesine civanmert…

Bu, bir yazı değil de konuşma olsaydı, muhtemelen sonunu getiremeyecek, kelimeler boğazıma düğümlenecekti.

Hoş, yazarken de benzer şeyler olmuyor değil ama en azından duraklayarak da olsa kelimeleri tamamlamayı başarabiliyorum.

Ne kadar başarabildiğimi ise emin olun hiç bilmiyorum.

Yazmam lazım, iki çift söz etmem lazım…

90’lı yılların sonu…

28 Şubat post modern darbesinin bir sürü şeyi tuzla buz ettiği o ufunetli sürecin, hâlâ kendini acımasızca hissettirdiği günler…

Bu zalim sürecin etkisiyle darmadağın olan ortalığı toplama çabasıyla Bursa’da bir dernek bünyesinde, birtakım çalışmalar organize ediyorum.

Bunlardan birisi, camiamızın güzide simalarını Bursa’ya davet edip onlarla dertleşmek, uğranılan gadrin vahim sonuçlarının tesirini azaltmak…

Kapısını ilk çaldığım insanlardan birisi Ahmet Kekeç

Göz önünde bulunmayı hiç sevmediği halde reddetmedi teklifimi ve sonrasında defalarca geldi Bursa’ya…

İlk misafirliğinde (biraz da imkânsızlıklar nedeniyle), evimde ağırlamıştım.

Ben de sıklıkla İstanbul’a giderdim.

Sırf dostlarla görüşebilmek için.

İlk aradığım kişi Ahmet abi olurdu.

Muhakkak surette buluşur, birlikte yemek yer, geç saatlere kadar başka dostlarla birlikte “memleket meselelerini” teati ederdik.

Ahmet Kekeç çok iyi bir edebiyatçıydı…

Romanları, eserleri ortada zaten, benim fazladan bir şey söylememe gerek yok.

Bununla birlikte gerçek bir dava adamıydı ve bu yüzden yıllar yılıdır kalem savaşlarının içinde oldu, polemiklerden kaçınmadı.

Tıpkı Necip fazıl gibi, tıpkı Osman Yüksel Serdengeçti gibi…

Çoğu kimse yadırgardı bu durumu.

Böylesine nitelikli bir edebiyatçının, gerçek bir entelektüelin, kalem savaşlarında ne işi olur diye düşündüler zahir.

Oysa bilmiyorlardı ki, iyi bir edebiyatçı ve gerçek bir entelektüel gerektiği zaman zalime karşı sesini yükseltebilmeli, memleketi için kıyasıya vuruşabilmeli…

O, bu soylu tavrı gösterirken, dudak büken tatlı su kalemşorları keselerini doldurmakla meşguldüler.

Yukarıda dedik, göz önünde bulunmayı sevmez diye, dahası devletlûların sofralarında bulunmaktan hazzetmediği gibi adeta kaçar, bürokratların davetlerinde boy göstermezdi.

Ben, “Muhsin Çelebi” ile asalet akrabalığı vardı diyeyim de gerisini siz anlayın.

Cömertti, dibine kadar delikanlıydı.

Ahmet Kekeç, zalime karşı, inandığı değerlerin ve memleketinin yanında durmak için aslında fıtratına hiç uygun olmasa da bulundu bu kalem savaşlarında…

Yakından tanığım ki,  Ahmet kekeç, Gezi ile başlayan, 17/25 Aralık darbe girişimiyle devam eden ve nihayet 15 Temmuz’da silahlı müdahaleyle noktalanan süreçlerin tamamında bu insiyakla hareket etmiştir.

Bu süreçlerin her birinde yığınla tanıdığının dökülmesine aldırış etmeksizin doğru bildiğini savundu, geri durmayı aklının ucundan bile geçirmedi.

Son iki senesi o menhus kanser hastalığı ile mücadele etmekle geçti.

İki defa alt etti ama vücudu da bütün direncini yitirmişti.

Son konuşmamızda “abi özellikle dikkat etmelisin, bu Covit denen mel’un en çok zayıflamış bünyelerde etki gösteriyor” diye ikaz ettiğimi hatırlıyorum.

Oğlu, sevgili kardeşim Hakan, hastalık haberini verdiğinde iş işten geçtiğini anlamıştım maalesef.

Buna rağmen son ana kadar umudum vardı. “Bu kez de yenecek inşallah!” diyordum ama olmadı.

Takdir böyleymiş.

O şimdi Rabbine yürüdü.

Vefat haberini aldığım an bir yanımın eksildiğini hissettim.

İçimdeki acıya tarifi imkânsız bir hüzün eşlik ediyor.

Allah sana rahmet eylesin Ahmet abi.

Mekânın pür nur olsun.

Sevgili oğlun Hakan’ın dediği gibi görüşürüz inşallah, ‘Yağmurdan Sonra…’

“Bir gün akşam olur biz de gideriz

Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”

Yazarın Diğer Yazıları