Bana Tutarsızlığın Resmini Çizebilir Misin CHP?

25 Eylül 2020 Cuma 10:45
Bana Tutarsızlığın Resmini Çizebilir Misin CHP?

Bazı kelime ve kavramlar, kullananın meramını ifade etmek için seçtiği “sıradan” harf dizileri değildir. Bir zihin dünyasının, bazı politik kabullerin, bulunduğun ideolojik pozisyonun, siyasi kimliğinin, hatta ait olduğun sosyolojik/sınınfsal kampın alamet-i farikası sadedinde izler taşır.

Misal; eğer seküler, Batıcı bir kafaya sahipseniz, ‘çağdaş’, ‘aydınlık’, ‘ışık’, ‘yaşam’ ve benzeri bazı kelimelerin dilinizden eksik olmaması gereklidir.

Bu kelimeleri ne kadar çok cümle içinde kullanırsanız, aydın bir cumhuriyet çocuğu olduğunuzu o kadar çok ispat etmiş olursunuz.

Bazı kelimeler de tercih edilen alternatifine göre sizin için bir akreditasyon değeri taşır misal (‘misal’ yerine ‘örneğin’ demek de bu kabilden sayılabilir).

Seçtiğiniz kelime muhatabınız nezdinde hangi tarafa yerleştirileceğinizin belirlenmesini sağlar veya kolaylaştırır.

‘Millet’ demekle ‘yurttaş’ demek arasında keskin bir fark vardır mesela.

‘Millet’ kelimesi ne kadar bu topraklara bin yıldır ruhunu vermiş öz çocuklarını ifade eden bir zihin dünyasının ürünü ise, ‘yurttaş’ kelimesi o kadar seküler değerleri(!) kabul etmiş Batıcı bireyi tarif eden bir ideolojik müktesebatın ürünüdür.

‘Medeniyet’ diyen kişi her milletin ürettiği kültürel, sanatsal değerlerin toplamını ifade eden bir kavramsallaştırma yapmak isterken, ‘uygarlık’ diyen kişi Batı’nın yüksek(!) ve ileri(!) değerlerini ifade etmek ister.

 Kavramlar-kelimelerin anlam dünyası üzerinden yaşanan ayrımlara ait en önemli hatırlatmalardan birini sağ olsun, gençliği marjinal sol örgütlerde geçmiş CHP’nin İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu yaptı.

24.11.1934 tarih ve 2587 sayılı kanunla Mustafa Kemal’e verilen ‘Atatürk’ soyadı cumhuriyetin kurucu ideolojisinin bir sembolü gibidir adeta.

‘Mustafa Kemal’ ismi, Padişah Vahdettin tarafından işgal edilmiş Anadolu topraklarında direniş hareketlerini örgütlemek için görevlendirilen iyi eğitimli bir Osmanlı subayını ifade ederken; ‘Atatürk’ ilavesi, Türkçüğü ırkçı ve keskin bir sekülerlikle kurucu ideoloji olarak kabul etmiş, jakoben ve tek tipçi tek parti dayatmacılığının özeti olarak algılanmıştır cumhuriyetin mağdur ettiği Anadolu coğrafyasında.

İşte Canan hanım da kendi müktesebatını oluşturan marjinal sol çevrelerin kullanmayı pek sevmedikleri ‘Atatürk’ ismi yerine ‘Mustafa Kemal’ demeyi tercih ettiğini ifade ederek CHP içinde hafif çaplı bir krizin fitilini ateşledi.

 Doğrusu Canan Hanım’ın bu cesur çıkışını takdirle karşıladığımı ifade etmek isterim.

Öyle ya, kurucusu olan Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını kanunla veren partinin bir il başkanı, hem de İstanbul il başkanı kendi partisinin bütün ideolojik çerçevesinin özeti olabilecek bir konuda olabildiğince radikal bir ayrım yapmış. Hani neredeyse M. Kemal’i putlaştırma derecesinde bir tutuma sahip geleneksel CHP çevreleri açısından sindirilmesi mümkün olmayacak bir çıkıştı bu ama oldu ve hatta parti içinde bazı cılız çıkışlar yapıldıktan sonra olay kapandı gitti.

İşte bu durum, Kemalist-sol çevreler ve CHP’nin parti teşkilatları açısından tam bir turnusol kâğıdı mesabesindedir. Daha önce Deniz Baykal’a yapılan kaset operasyonuyla partinin nasıl dizayn edildiğini görmeyen, görse de sorgulamayan, Ergenekon’un avukatı olduğunu söyleyen adamın Ergenekon soruşturmasını bir kumpasa dönüştüren terör örgütünün de avukatı olmasını içine sindirenlerin M. Kemal’le ilgili samimiyeti de bu kadardı işte.

CHP’nin artık Atatürkçü bir siyasi muhalefet partisi değil, memleketin yönünü dönüştürmeye çalışan, yoluna taş koymak isteyen bütün çevrelerin içine yuvalandığı stratejik bir cepheye dönüştüğünün ispatıdır bu hadise.

 Kendisini memleketin sahibi olarak gören, bütün köşelere iliştirilmiş adamlarıyla çöreklenmiş, imtiyazlı ve dokunulmaz çevrelerin “hasolar-memolar” diye aşağıladığı memleket evlatlarını dövmek için kullandığı ideolojik bir maniveladan başka bir şey değilmiş ‘Atatürk’ kavramsallaştırması, bunu anladık.

Atatürk adına bir asra yakın ensemizde boza pişirenlerin ‘Atatürk’ demeye bile dili varmayan (ki ben de demeyi tercih etmiyorum) birini partinin vitrinine koymaktan imtina etmemesi, kadın hakları, özgürlükler, insani değerler vs gibi konularda da ne kadar samimi olabileceklerinin en açık işaretidir.

Sanatçı adı verdikleri soytarılarla bu milletin gençlerini bir ideolojik kalıbın içine sokmaya çalışanların, o sanatçılara(!) takmaya çalıştıkları sevgi dolu, insancıl, barıştan yana insan maskesi de aynı Atatürk maskesinde olduğu gibi pul pul dökülmektedir.

Atatürk kavramı etrafındaki samimiyetsizlikleri faş olan çevrelerin aynı zamanda, Halil Sezai denilen sanatçı bozuntusunun yaşlı bir adamı sokak ortasında 3 kişiyle birlikte dövmesini bile siyasi zemine çekerek, böylesine aşağılık bir psikopattan muhalif kahraman figürü yaratmaya çalışanlarla aynı kişiler olması tesadüf değildir.

 Geleneksel CHP çizgisi açısından partinin kapısından girmesine bile müsaade edilmeyecek Eren Erdem isimli şahsın CHP’de milletvekili yapılması, o Eren Erdem’in sanatçı vasfı verilmiş mezkûr eşkıyanın gözaltına alınmasını memleket meselesine dönüştürme yüzsüzlüğünü gösterebilecek olmasından başka bir sebeple değildir.

Herkes kendisine “verilen” rolü oynamaktadır.

Kimisi sanatçı unvanıyla, kimisi siyasetçi…

Burada üzerinde durulması gereken şeylerden biri de, yukarıda değindiğim gibi neredeyse bir asırdır bu kavgada sopa yiyen taraf olan bizlerin şimdi de zoka yiyor olmamızdır.

Daha önce Demirtaş’ın eşine ahlaksız sözler sarf etmiş (ki kim olursa olsun cezalandırılmalıdır) sarı çizmeli Mehmet ağa için insani değerler, edep, kadın hakları vs gibi kavramlar çerçevesinden ortalığı velveleye verenlerin, Ak Parti veya muhafazakâr/dindar çevrelerle irtibatını kurup bunun üzerinden yine bizi dövmeye yeltenenlerin,  bu alkolik psikopat için avukatlarla karakollara koşması ilginçtir…

Aslında olan biten hiçbir şeyin bizatihi kendi muhtevası için değil, siyasi malzemeye dönüştürülebilmesi oranında önem kazandığının yüzlerce örneğinden biridir bunlar. Demirtaş’ın eşine yapılan sözler için neredeyse özür yarışına giren muhafazakâr/dindar kişi ve çevrelerin bu olayların altındaki siyasi gerekçeyi görmeden teslim bayrağı çekmesi dikkatle incelenmesi gereken başka bir konudur.

Hâsılı, memleketi kendi malı, bizi de kendine hizmetçi olabilecek tebaası olarak gören Batıcı-seküler elitlerin ne Mustafa Kemal sevgileri gerçektir, nede kadın hakları başta olmak üzere dillerine doladıkları insani değerler.

Memleketten kovdukları Nazım Hikmet için ağıt yakan da bunlardır, darağacında sallandırdıkları Deniz Gezmiş için gözyaşı döken de.

Samimiyetsizlik ve tutarsızlık bu insanların ayırt edici en önemli vasfıdır.

Sadece sesleri çok çıkıyor, hepsi bu…

Yazarın Diğer Yazıları